Anasayfa / Bilgi / TIBBİ HATALARIN ÖNLENMESİNDE HASTALARIN, HASTA YAKINLARININ SORUMLULUKLARI

TIBBİ HATALARIN ÖNLENMESİNDE HASTALARIN, HASTA YAKINLARININ SORUMLULUKLARI



TIBBİ HATALARIN ÖNLENMESİNDE HASTALARIN, HASTA YAKINLARININ SORUMLULUKLARI

Eşim kalp hastalığı nedeniyle hastanede yattığında da benzer bir olay yaşamıştık. Eşimin kardiyologu akşam çıkmadan servisteki genç asistana, gece kan sulandırıcı iğnenin yapılmamasını söylemişti. O sırada ben de odada, eşimin yanındaydım. Gece sorumlusu hemşire elindeki enjektörle eşime yaklaştığında “Bir dakika durun! Ne iğnesi yapıyorsunuz?” dedim. Yanıtı tahmin ettiğim gibiydi:

“Kan sulandırıcı” sözünü duyunca “Doktorumuz yarın kalp pili operasyonu olacağı için gece kan sulandırıcı iğnenin kesilmesini söyledi. Bir yanlışlık olmasın, lütfen araştırın” dedim. 20 dakika sonra hemşire odaya yeniden geldi “Evet, haklısınız. Doktor Beye ulaştık. İğne yapılmıyor” dedi. Şimdi bir düşünün ya ben hasta yakını olarak o an eşimin yanında olmasaydım? Ya doktorumuzla asistanın konuşmalarına kulak misafiri olmasaydım?

İlaçların yanlış, eksik ya da fazla doz uygulanmalarıyla ilgili tıbbi hatalara çok rastlanmasına aslında şaşmamak gerekir. Özellikle devlet ve üniversite hastanelerinde doktor, servis sorumlusu hekime, asistana söylüyor. O da aklında kaldığı şekilde yazıyor. Bu bilgi asistanlara, gece nöbetçisi hekimlere ulaşıyor. Bir tür kulaktan kulağa oyunu gibi. Hemşireler arasındaki vardiya değişimleri de düşünüldüğünde sağlık hizmetlerindeki bu yoğun iletişim ağı içinde doktor reçetelerinin hastaya yanlış uygulanma ihtimali önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Güvenli hastane kriterlerinde tüm bu süreçlerin ilaç tedavisiyle ilgili yanlışların önüne geçecek şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Aslında en doğrusu hekimin vizit sırasında hemşireye ya da servis sorumlusu doktora tedavideki değişikliği söyleyeceği yerde, reçeteyi bizzat kendisinin bilgisayara girmesi.

Bu yanlış anlamalara ya da unutmalara bağlı ilaçların eksik, fazla ya da yanlış uygulanmasını da büyük ölçüde önleyecek bir uygulamadır.11

HASTANIN DOKTORUNA GÜVENMESİNİN ÖNEMİ

O güne kadar hep ailemin, tanıdıklarımın sağlık problemlerinde iyi doktor, iyi hastane bulmaya özen gösterirken, şimdi acil servisteki müşahede odasında kendi sağlığımı yönetmeye çalışıyordum. Araştırmacı gazeteci ruhum acil servisteki hasta yatağımda bile beni rahat bırakmıyordu.

“Siz anjiyoya girerseniz benimle kim ilgilenecek?”

“Eğer durumumda bir değişme olursa, anjiyodayken ya da pil operasyonundayken benimle ilgili tedaviyi yönetebilecek misiniz?”

“Peki hastanede gece nöbetçi kardiyoloji uzmanı var mı?”

Makineli tüfek gibi artarda sorduğum bu soruların nedeni aslında tercihimin doğruluğu konusunda beynimi kemiren soru işaretlerinden kaynaklanıyordu. Sadece kardiyologların ve kalp cerrahlarının çalıştığı bir kalp hastanesinin yerine özel bir hastanedeki kardiyoloji uzmanını tercih etmiştim. İçinde bulunduğum acil tabloda beni özel bir hastaneye sürükleyen tek faktör doktorumdu. Diğer konulardan emin olamadığım için, benimle ilgili her süreci doktorumun yönlendirmesini istiyordum.

ACİL SERVİSTE YATAN HASTA MIYIM YOKSA GAZETECİ Mİ?

Sizi bilmem ama belki kişiliğimin, belki de mesleğimin de etkisiyle çok soran, teşhisin, tedavinin her aşaması hakkında açık ve net bilgiler almak isteyen bir hastayım. “Atriyalfibrilasyon tablosunda olası tedaviler nelerdir? Peki ya ilaçlarla ritim bozukluğu düzelmezse ne olacak?” diye sormanın nedeni de her şeye tüm yönleriyle hakim olma arzumdu.

“O zaman ‘kardiyoversiyon denilen kalbe şok yapmamız gündeme gelebilir” diye yanıtladı doktorum.

Kalbe şok yapılma olasılığı bende adeta şok etkisi yaptı. Tansiyonum bir miktar daha zıpladı “Ne didikliyorsun her şeyi! Sanki manşete çıkacak bir röportaj mı yapıyorsun? Şu an gazeteci değil hastasın. Rahat ol, teslim et kendini doktoruna” diye içimdeki arsız gazeteciye bir fırça attım.

“KALP HASTASI EŞİME ACİLDE OLDUĞUMU NASIL SÖYLERİM?”STRESİ

Eşimin ve annemin hastanede olduğumdan haberi yoktu. Reflüye bağlı gazın tetiklemesiyle oluşan bir çarpıntı diye geldiğim hastanede “atriyal fibrilasyon” tanısı ile karşılaşınca onlara haber verip vermekte kararsız kalmıştım. Doktorum “Burada olduğunuzu bilmelerinde fayda var” dedi. Kardiyologum beni ekipteki diğer kardiyoloji uzmanına emanet edip anjiyoya girdi.

îşte benim için stresli bir süreç o andan itibaren başladı. “Yüksek tansiyonu olan yaşlı anneme, kalp hastası eşime hastanede olduğumu nasıl söylemeliyim?”

“Ya eşim acil serviste olduğumu öğrendiğinde fenalaşırsa?” “Ya annemin tansiyonu yükselirse?”

Acil serviste müşahede odasında monitöre bağlıyım. Bir kolumdan damar yoluyla kalp ritmini düzenleyen ilaç veriliyor. Beynimi kurt gibi kemiren bu düşüncelerin stresi kan basıncımı doğrudan etkiliyor. Tansiyonumda, nabzımda yükselmeler oluyor. Hala acil serviste yatan bir hasta gibi davranmıyor, kendi sağlığımı hiçe sayıp eşimin ve annemin sağlığına odaklanmaya devam ediyorum. Ailem başta olmak üzere benden yardım isteyenlerin sağlık meleği olma misyonu bende kendi kalbinin, bedeninin, ruhunun sesine kulak vermeyen hastalıklı bir davranış kalıbına dönüşmüştü. Oysa hasta olan bendim. Kalbi isyanda olan bendim.

Aslında en mantıklısı Nurcan’ın eşime ve anneme bilgi vermesiydi. Ancak telefonda benim sesimi duymayacakları için onlarca felaket senaryosu yazacaklarından ve hastaneye gelene kadar her bir “acaba” sorusunun girdabı içinde boğulur gibi olacaklarından emindim. Ve en kötüsü yaşadıkları panik hali, korku ve kaygı onların sağlık durumlarının kötüleşmesine yol açabilecekti. Bu nedenle ben aramalıydım ikisini de.

ACİL SERVİSTE YATAN BİR HASTA BÖYLE Mİ DAVRANMALI?

Tansiyonum, nabzım yükseklerde kanat çırparken, elimde telefonla ailemi aramaya çalışıyorum. Eşime ulaşamıyorum. Bu gerçeği açıklama faslı bitmeli ve ben bir an önce telefonu kapamalıyım. Bunun için de en kısa yoldan eşime ulaşmalıyım. Dizinin yapımcısı Birol Güveni aramaktan başka seçeneğim kalmıyor. Eşim haberi alır almaz hemen bana dönüyor. Sonrasında annemle konuşuyorum. O an omuzlarımdan büyük bir yük kalkıyor ve derin bir nefes alıyorum.

Acil servisteki diğer kardiyoloji uzmanı beni elimde telefonla yakılıyor.“Sizin durumunuz acil. Şu an kimseyi düşünmeyin. Lütfen kapatın telefonu” diye tatlı sert çıkış yapıyor. Yerden göğe kadar haklı! Hastaneye gelen diğer arkadaşıma da “Lütfen siz de yanında telefonla konuşmayın, etkileniyor çünkü” diyor.



Telefonu kapatıyorum. Hastaneye geldikten neredeyse iki saat sonra ilk defa hasta pozisyonuna geçebiliyorum. Bu arada nabzımın 180 e, tansiyonumun ise 18’e çıkmasına şaşmamak gerekir. Bir sakinleştirici ilaç vermelerini istiyorum. Çünkü düşüncelerim karmakarışık, beynim rahat değil.

Acil durumdaki bir hastayken bile kendi sağlığını geri plana atıp annesinin ve eşinin bu durumdan etkilenmemesi için çırpınmak ne kadar marazi bir durum değil mi? Stres içindeki bir kişinin kalp atım hızı nasıl yavaşlatılabilir? Endişelerin esiri bir hastaya tansiyon düşürmek amacıyla verilen ilaçlar ne kadar faydalı olabilir? İşte bu nedenle yapılan ilk üç ilaç yeterince etkili olmuyor.

Tansiyonum ve nabzım düşüyor ama kalbimdeki ritim bozukluğu düzelmiyor. Kardiyologum “Sizi bu şekilde bırakamam. Geceyi hastanede geçireceksiniz” diyor ve beni odaya alıyorlar. Ritim bozukluğunu ortadan kaldırmak için damar yoluyla verilen daha ağır bir ilaca başlanıyor. Sabaha karşı doktorumdan önce hemşire müjdeyi veriyor. “Ritim bozukluğunuz düzeldi. Kalbiniz sinüs ritminde atıyor şimdi.” Tanrıya şükrediyorum o an. Kardiyologumun gelmesini dört gözle bekliyorum.

Hemşirenin söylediklerini doktorumdan duymak beni daha da rahatlatıyor. İlaç tedavisine bir süre daha devam edeceklerini, akşama doğru taburcu olabileceğimi söylüyor.

DOKTOR AYNI AMA BU SEFER BEN HASTAYIM, EŞİM İSE HASTA YAKINI

Odada üç kişiyiz. Kardiyoloji uzmanı, eşim ve ben. Kadro aynı ama bu sefer roller farklı. Eşim ilk kez hasta yakını, ben ise hasta olarak hastanedeyiz. Doktor sabah odaya girdiğinde, “Günaydın, geceniz nasıl geçti?” diye sorduğunda alışkanlıktan olsa gerek eşim benden önce yanıtlıyor. “İyi geçti, teşekkürler.” Ve sonra ekliyor. “Hep ben hastanız olduğum için, sanki bana soruyormuşsunuz” gibi geldi. Gülüyoruz. Sabaha neşeyle başlamak iyi geliyor. Ama o da ne? Hasta yakını koltuğunda oturan eşim kardiyoluğuma beni şikayet ediyor.

“Doktor Bey, kitap projeleri derken bazı günler iki üç saat uyuyor. Bir de çok çay içiyor. Günde 30 bardağı buluyor”derken, aslından benden bir tür intikam alıyor. Aşırı tuzlu yediği, “Kendinizi soğuk havalarda koruyun” uyarılarına kulak asmayıp kar yağarken bile Galatasaray’ın maçına gittiği için kalp doktoruna yaptığım anımsatmaların acısını çıkartıyor. Eh, roller değişmiş! Hasta olan benim ve hasta yakını olarak söylediği şeylerde de sonuna kadar haklı. Susuyorum çaresiz.

TABURCU OLDUKTAN SONRA YAPILMASI GEREKENLER

Tabii iş taburcu olmakla bitmiyor. Hastaneden çıktığım andan itibaren yaşamımda yeni bir dönem başlıyor. Akıllı bir hasta olmak kalbimde sanki bir atın dörtnala koştuğu, tansiyonumun 18’leri bulduğu o anları hiç unutmamaktan ve yaşadığım sağlık problemine neden olan risk faktörlerine elveda demekten geçiyor. Akıllı bir hasta olmak, “Nasılsa taburcu oldum” rehavetine kapılmamayı, atriyal fibrilasyonla ilgili muhtemel kriz senaryoları yazarak yapılması gerekenleri adım adım öğrenmeyi de gerektiriyor. Bu nedenle doktoruma sordukça soruyorum: “Bundan sonra böyle bir ritim bozukluğu yaşama ihtimalim nedir?”

“Eğer bu tür ritim bozukluğu ve tansiyon yüksekliği sorununu yeniden yaşarsam hastaneye gelene kadar ne yapmalıyım?” “Acil bir durum için evde bulundurmam ya da çantamda saklamam gereken ilaçlar var mıdır?”

“Atriyal fıbrilasyonu olan bir hasta bundan sonra nelere dikkat etmeli?”

“Peki.bendeki bu ritim bozukluğu neden kaynaklandı?” Doktorum EKO başta olmak üzere yapılan tetkikler sonucu kalbimde bir sorun saptanmadığını, tiroit hormonlarımın da normal olduğunu söylüyor. “Her beş atriyalfibrilasyondan birinin sebebi belli değildir. Sizinki de bu gruba girebilir. Taburcu olduktan sonra yapacağımız kontrollerde detaylı araştırmalar yapacağız. Belki de söylediğiniz gibi yoğun çalışma temposu, uykusuzluk ve stres bu tabloya neden olmuş olabilir”diyor ve ekliyor: “Sizi bir daha böyle tansiyonu yüksek bir şekilde hastanede görmek istemeyiz. Kendinizi çok zorlamayın, strese girmeyin.

Kafein ve tinin içeren kahve, çay gibi kalp ritmi üzerinde etkili içeceklerden uzak durun. Uykusuz kalmayın.”

RUH VE BEDEN BİR BÜTÜN AMA…

Gece hastanedeki odamda özeleştiri yaptığımda ruhumdaki muhabirle patronun arasındaki içsel konuşmayı o an duyuyorum. “Kitap bu ay sonuna kadar mutlaka bitmeli! Önümüzdeki ay diğer sağlık kitabına başlanmalı! Ankara’daki hekimlerle söyleşi önümüzdeki ay ortasına kadar tamamlanmış olmalı!”

Meğerse kendime emir üstüne emir veriyormuşum! Aslında iş hayatında bir yöneticim benimle böyle konuşsa hemen asi ruhum devreye girer,“Ben robot değilim. Köle de… Bu işleri yetiştirmem mümkün değil” derdim. Peki kendime neden böyle anlayışsız davranıyorum dersiniz? Bunun üç sebebi var: mesleğimi sevmem, yazarken, röportaj yaparken mutlu olmam ve bunların getirdiği işkolikliğim. Ancak ruh ve beden bir bütün. Ruhumu dinlendiren şeyleri yapayım derken günde iki üç saatlik uykuyla idare etmeye çalışmamın, bedenimin dinlenme ihtiyacını görmezden gelmenin karşılığı aniden ortaya çıkan kalbimdeki fırtına oluyor.

Hastalıklar bizlere önemli şeyler öğretiyor gerçekten de. Aslında geriye dönüp baktığımda acil servisteki davranışımın hayatın geneline yayılan resmini çok net görebiliyorum. Ailemin, çevremdekilerin sağlık kölesi olurken, herkesin derdini çözmeye çalışan bir Polyanna gibi yaşarken ruhumu, bedenimi ne kadar yorduğumu fark ediyorum.12

Sabahtan gece yatmcaya kadar içtiğim günde yaklaşık 30 bardak demli çayı azaltmam gerektiğini de artık çok iyi biliyorum. Belki de yaşadığım bu önemli çarpıntı olmasaydı daha kaliteli bir çalışma ortamına doğru kendimi yönlendiremeyecektim.

Eve geldiğimde, oğlum Diego bahçe kapısında karşılıyor. Onu başından öpüp dostluğu için teşekkür ediyorum. Sonra balkondaki annemi fark ediyorum, el sallıyor. Bana gülümseyerek bakan eşimle göz göze geliyoruz. İçinde bulunduğum an için Tanrıya bir kez daha şükrediyorum. Şifa meleğim, koruyucu meleğim başta olmak üzere tüm meleklerime de teşekkürlerimi sunuyorum.

Akşam yemeğinde anneme ve eşime takılmadan yapamıyorum. “Çarpıntım var diyerek hep doktorlarınızı yanılttınız. Beni de boş yere strese soktunuz. Asi kalbim beni üzmenize dayanamadı. Size çarpıntı öyle olmaz, böyle olur demek istedi.”




Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.