Anasayfa / Makaleler / Söylemedikleriniz ruhunuzu ve bedeninizi hasta etmesin!

Söylemedikleriniz ruhunuzu ve bedeninizi hasta etmesin!



Söylemedikleriniz ruhunuzu ve bedeninizi hasta etmesin!

Deniz Gibi Olmalı! Bazen Dalgalı, Bazen Sakin

Cunda’da masmavi denizi hayranlıkla izliyorum birkaç gündür. Kimi zaman Kazdağları’ndan esen deli bir rüzgar, engin koyu maviliklerde bir isyan fırtınasına neden oluyor. Denizin rengi bazen hüzünlü bir griye dönüşüyor, bazen de öfkeli bir laciverte… Köpük beyazı dev dalgaların sahille buluşmasında bir kızgınlık, bir isyan, bir başkaldırı dikkat çekiyor.

Kimi zaman da mavinin huzur veren sakinliği hakim oluyor Cundanın denizine. Martılar bile sanki daha neşeli çığlıklar atıyorlar gökyüzü ile denizin kucaklaşan mavi sevdasında.

Aslında biz insanlar da deniz gibi olmalıyız. Öfkelendiğimizde kırıldığımızda, incindiğimizde susmak yerine; hüzünleri, acıları hep içimize atmak yerine deniz gibi coşmalı, deniz gibi sevmeli, deniz gibi hesap sormalıyız. İçimizde esen sert rüzgarları hapsetmemeli; gözyaşlarını zayıflık olarak görmeden bazen ağlamalıyız.

İçimizdeki çocuğun sesine kulak verip ‘Başkaları ne der acaba?’ diye düşünmeden çılgın kahkahalar atabilmeliyiz. Dalgalarının sahile söylediği aşk melodileri gibi sevdiğimizi her ne şart olursa olsun haykırabilmeli; gururu, egoyu bir kenara atıp pişman olduğunuzu ifade edebilmeli, af dileyebilmeliyiz.

İçimizden geldiği gibi. Sansürsüz. “Başkaları ne der?”, “Benim için ne düşünür?”, “Şimdi bunu ona söylersem kırıcı olacağım”, “Sinirli ve hırslı bir insan demesinler”, “Ya beni artık sevmezse!”, “Söylediklerim beni antipatik yapabilir” gibi biz-leri kısıtlayan düşünceleri, endişeleri, önyargıları bir kenara atmalıyız. Deniz gibi olmalıyız. İçimizdeki rüzgara göre bazen dalgalı, bazen sakin.

ÖNCE RUHUMUZ, SONRA BEDENİMİZ HASTALANIYOR!

Oysa hep kontrollü, her zaman kibar, dengeli, sakin ve anlayışlı olmaya çabalıyoruz. Başkalarını kırmamaya, kimselere yanlış yapmamaya büyük özen gösterirken çevremizdeki düşüncesiz, kaba, bencil kalabalıkların yanlışlıklarına sessiz kalmak; söylemek istediklerimizi dudaklarımızda hapsetmek niye?

Patronumuz, iş arkadaşlarımız, eşimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız.. Belki de hiç farkında olmadan duygularımızı; hayallerimizi, arzularımızı paspas yapıp geçerken, hep dengede kalmak adına bu sessizliğimiz neden? Neden hep susan, alttan alan, anlayışlı, sevecen olmaya çalışan bizler oluyoruz?



Dile getirilmeyen kırgınlıklar, pişmanlıklar, kızgınlıklar; yüzleşilmeyen problemler, söylenmemiş sevdalar, miadını doldurmasına rağmen “Çocuklar ne olacak?” endişesiyle zoraki yürütülen mutsuz evliliklerdeki suskunluklar… İşte sessiz ve gizlice yaşanan, kendimizden başka kimsenin bilmediği bu hüzünler, acılar, örselenmişlikler önce ruhumuzu, sonra bedenimizi hasta ediyor.

İçimizde hapsettiğimiz duygusal fırtınaların stresi; bizi yüksek tansiyon ve kalp krizinden kansere, uykusuzluktan baş ağrısına kadar pek çok sağlık problemine sürüklüyor. Diğer taraftan ruhumuzun hapishanesinde zifiri karanlığa tutsak ettiğimiz her şey, zamanla birikip dağ gibi aşılması zor bir engele dönüşüyor. Konuşarak, tartışarak çözülecek bir sorun, belki de aşılamayacak boyutlara gelebiliyor.

Deniz gibi olmalı, bazen mavinin dinginliğine teslim olmalı, bazen de rüzgarla birlikte dalgalanmalıyız. En önemli konu ise bunu yaparken öfke fırtınasına kapılıp, incitici ve yıkıcı olmamak… Sorunlardan hiç konuşmamak ne kadar sağlıksızsa; o problemi şiddeti ve gerilimi yüksek sarsıcı bir deprem etkisiyle gündeme getirmek de aynı oranda yanlış. Çatışma yaratan aynı konuyu sürekli açarak negatif enerjinin batağına saplanmak da… Bir bardak suda fırtına koparmak da…

Fırtına sonrası deniz durulur. Masmavi bir huzur hakim olur enginliklerde. Siz de en iyisi deniz gibi olun; bazen dalgalı, bazen sakin.

Doğru!

Aslında biz insanlar da deniz gibi olmalıyız. Öfkelendiğimizde kırıldığımızda, incindiğimizde susmak yerine; hüzünleri, acıları hep içimize atmak yerine; deniz gibi coşmalı, deniz gibi sevmeli, deniz gibi hesap sormalıyız. İçimizde esen sert rüzgarları hapsetmemeli; gözyaşlarını zayıflık olarak görmeden bazen ağlamalıyız.

Yanlış!

Dile getirilmeyen kırgınlıklar, pişmanlıklar, kızgınlıklar; yüzleşilmeyen problemler, söylenmemiş sevdalar, miadını doldurmasına rağmen “Çocuklar ne olacak?” endişesiyle zoraki yürütülen mutsuz evliliklerdeki suskunluklar… İşte, sessiz ve gizlice yaşanan kendimizden başka kimsenin bilmediği bu hüzünler, acılar, örselenmişlikler önce ruhumuzu, sonra bedenimizi hasta ediyor.




Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.