Anasayfa / Makaleler / “Dünyaya Karşı Ben” Olmak Zorunda Değiliz.

“Dünyaya Karşı Ben” Olmak Zorunda Değiliz.



15 yıldır Amerika’da yaşıyordum, özlem dolu, duygulu olduğum bir gündü. American University’deki dersime gitmek üzere evden çıkmadan, Türkçe cd’lerime bakıyordum bir saatlik yolda dinlemek için. Tarkan’ın albümü gözüme takıldı, hemen yanıma aldım ve arabaya biner binmez cd player’in sesini iyice açıp çalmaya başladım.

İçinde bulunduğum nostaljiyle şarkların sözlerine bağıra bağıra eşlik ederken, kırmızı ışıkta yanımda duran arabalardaki Amerikalılar, duydukları lisanı anlamadan şaşkın şaşkın bakıyorlardı, bu kadın ne söylüyor acaba bu kadar içli içli diye… Ama ben kendimden geçmiştim, onların şaşkınlıklarını değerlendirecek durumda değildim. îçime öyle bir özlem girmişti ki, bir anda gözlerimden yaşlar boşalıyor… Annem, ailem, arkadaşlarım, ahtapot salatası, simitle edilen uzun kahvaltılar, hepsi benden binlerce kilometre uzakta, çok uzakta…

özlem doluyum ama huzurluyum!

Geçmişte kişiliğimin, ağırlığının altında ezildiğini hissettiğim, beni en rahatsız eden şeylerden birinden uzağım seçtiğim yaşantımda; bana, hayatımı nasıl yaşamam konusunda akıl verenler…

Tarkan şarkısında şöyle söylüyor;

Sebebimden doğmuş oldum seçmeden,

Çekeceğim derdim nedir bilmeden Yüklediğin yükle yıkıldım kaldım aman Vereceksen akıl verme istemem Verme, verme, verme, akıl verme Vereceksen huzur ver, vereceksen huzur ver…

Biz insanlar söz dinleyen varlıklar değiliz. Genlerimiz otoriteyi sorgulamak için programlanmış. En yakın arkadaşınızla, eşinizle, annenizle, patronunuzla derdinizi paylaşırken “akıl” vermeye başladıkları anda o karşı koyma, direnme ihtiyacımız hemen nasıl ortaya çıkar. Sesimizin tonunda bile hissedilir.

Ama yine de hepimiz birbirimize ne yapılması gerektiğini söyler, akıl veririz. Kontrol etme arzumuz ve her şeyin nasıl olması gerektiğini yalnız kendimizin bildiğine inanmamız, karşımızdaki kişinin “akıl almaya” nasıl karşı koyduğunu fark etmemize engel olur…

Bir gün sabahtan akşama kadar eleştirmeyi, kontrol etmeyi bıraktığımızı düşünelim… Bu düşüncenin yarattığı reaksiyon muhtemelen, “Eğer yönlendirmeyi durdurursam, kimse kendisine düşen sorumluluğu gerçekleştirmez. Bulaşıklar birikir, ortalık toplanmaz, ev ödevi yapılmaz, ev yıkılır, ben hatırlatma-sam her şeyi unutur… Buna izin veremem,” olur.

Bu kadar derinden gelen negatif görüş doğamızda var. Acaba problem, karşımızdakinin verdiğimiz aklı anlamaması mı, yoksa tekrarlanan negatif, zorlayıcı ilişkinin kendi doğası mı?

Hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek kadar anlamsız bir şey olamaz.

Yargılama alışkanlığımızı değiştirmek bilinçli bir çaba ister. Genelde, alışkanlık haline gelmiş davranış şekline devam etmek kolayımıza gelir, bir işe yaramadığı açıkça ortada olsa bile…



Etrafındakileri kritik etmeden, yönlendirmeye çalışmadan ilişkiyi sürdürme fikri çok kişiye yabancı, hatta tuhaf gelebilir. Fakat bu kontrol güdümüzle etrafımıza, ancak başarısızlık korkumuzu ve belirsizlik endişemizi düşük enerjiyle yayarız. Etrafımızdakiler de korkunun hâkim olduğu bu ortamın bir parçası olur, özellikle çocuklarımızla ilişkimizi bir düşünün… Çocuklarımız sabah kalktıklarında bizde görmek istedikleri ilk şey, gözümüzdeki ışık… Onları gördüğümüzden memnun olmamız. Dişini fırçaladın mı? Pantolonunu giy, saçını şöyle tara, onu şöyle yap, bunu böyle yap… Her şeyin doğru ve düzgün olması için telaşlanmakla ve bu telaşımızı onlara göstermekle aynı hastalığı onlara da taşıyoruz… Şöyle bir durup rahatlayıp nefes alabildiğimizi görmeleri lazım çocuklarımızın… Onlara bu belirsiz dünyada, her şeye rağmen, bir şekilde sakin ve huzurlu olunabileceği umudunu vermemiz lazım. Kendi hayatımızda onlara optimizmi, kararlılığımızı gösterirsek, kendimize düşeni yaptık demektir.

Burada, tüm kontrol mekanizmanızı bir anda kesmekten bahsetmiyorum. En büyük streslerimizin çoğu genelde en küçük, en önemsiz olaylara gösterdiğimiz tepkilerden kaynaklanıyor. İlk kitabımda yer verdiğim bir bölüm var; “Taşıdığınız Yükün Ne Kadarına İhtiyacınız var?” Gün içinde seçtiğiniz ak-tivitelerde ya da ilişkilerinizde, artık taşıyamadığınız ama kontrolü elden bırakmak istemediğiniz için de salıveremediğiniz birkaç şeyi bırakmaya ne dersiniz? örneğin, anneniz ile eşinizin ilişkisini yönlendirmeye çalışmanız gibi, ayıp olacak derdiyle birisine hayır diyememek gibi, evinizi temizleme hastalığı gibi, siz bir yolu tercih ederken arabayı kullanan eşinizin başka bir yolu tercih etmesine sinir olmak gibi, herkes öyle yapıyor diye hep marka giymeye şartlanmak gibi, çocuğunuzu bir hafta içinde en az üç aktiviteye yazdırma zorunluluğunu hissetmeniz gibi… Bir yere yetişmeye çalışırken arabanız bozulduğunda dünyanın sonu gelmiş gibi tepki göstermek, marketteki sıradan, çocuğunuza aynı şeyi iki defa tekrar etmek zorunda kalmanızdan, telefonda bekletilmeye kadar, bir sinir harbi içinde yaşadığınız bir yığın küçük küçük ama vazgeçemediğiniz, daha da kötüsü kronikleşen takıntılar…

Kendinizi en son ne zaman rahat hissettiğinizi bir düşünün…

Kendi hayatımda yukarıda sözünü ettiğim küçük küçük yönlendirmelerimi ve takıntılarımı bilinçli olarak birer birer üzerimden atmaya başladığımdan bu yana, vücudum bir zırh gibi kaskatı olmaktan çıktı. Söylemek istediğim, her şeyi koyver-mek değil elbette, ama kendimize yaptığımız baskıyı ve bundan gördüğümüz zararı fark etmek, neyin gerçekten önemli olduğunu görebilmek ve ciddi sorunlar ile günlük problemlere aynı ağır tepkiyi göstermemeyi öğrenebilmek gerekiyor.




Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*